Home 2026 Hep Otuz Üç Yaşında

Hep Otuz Üç Yaşında

0

Çocukken bizim evde ansiklopedi, salondaki vitrinin alt gözünde duran, misafir gelince üzerine dantel örtülmeyen fakat nedense pek de el sürülmeyen iri ciltler demekti. Babam mesleği gereği arada bazılarını karıştırır, birilerine bakar sonra yeniden eski yerine yerleştirirdi. Arada ondan özenir, resimli olanlara bakınır, bir maddeden diğerine hızlıca geçer sonra da sıkılıp kapardım. Ansiklopedinin ne olduğunu ve nasıl üretildiğini hiç düşünmezdim. Sonraki yıllarda da çok fazla üzerine düşündüğümü hatırlamıyorum.

Murat Pay’ın Hep Otuz Üç Yaşında filmini seyrederken, aklıma ilk bu geldi: Ansiklopedi dediğimiz şey hakikaten nedir? Kırk altı cilt mi? Binlerce madde mi? Raflarda yan yana dizilmiş kitap sırtları mı? Yoksa bir adamın sabah erkenden gelip masasının başına oturması, bir başkasının yazılan maddeyi kırmızı kalemle baştan aşağı çizmesi, bir üçüncünün “bu bilgi nereden çıktı?” diye kaşını kaldırması, dördüncünün yıllar sonra hâlâ aynı mesele üzerine konuşurken heyecanlanması mıdır?

Filme konu olan devasa ansiklopedinin hikâyesi 1983’te başlıyor. İlk cilt 1988’de çıkıyor. Ansiklopedi çalışmaları 1993’ten itibaren İSAM bünyesinde sürdürülüyor. 44. cilt 2013 sonunda tamamlanıyor, iki ek cildin 2016’da yayımlanmasıyla matbu serüven 46 cilde ulaşıyor. Bu büyük işe dünyanın çeşitli yerlerinden iki bini aşkın bilim insanı ve araştırmacı katılıyor.

Rakamları böyle art arda yazınca insana biraz nüfus sayımı cetveli gibi geliyor. Oysa Murat Pay’ın filmi rakamların arasından insanları çıkarıyor. Bence filmin marifeti de burada başlıyor. Bir ansiklopedi hakkında film çekileceğini duyan herkes, ister istemez birtakım felaket ihtimallerini düşünür. Uzun ve renksiz kitaplıklarda yapılan bitmek bilmeyen çekimler, kitap ciltleri, tekrar eden detay çekimler… Pek çok hocanın bir sandalyeye oturarak göğüs plan, bel plan, yüz yakın plan şeklinde neredeyse makineleşen çekimlerle yapılan söyleşilerini düşünürüz. Dolayısıyla düşündüğümüzü söylemekten çekinmeye gerek yok! Basbayağı sıkıcı bir film ihtimalini akla getiririz.

Murat Pay ise tam da bundan kaçınıyor ve projenin yalnızca “konuşan kafalardan” oluşan bir belgesel olmasını engelliyor. Projeden önce ansiklopedinin oluşum süreci üzerine geniş çaplı bir sözlü tarih çalışmasına girişilmiş. Yaklaşık yüz kişiyle görüşülmüş; görüşmeler aylar boyunca sürmüş ve yüzlerce saatlik kayıt ortaya çıkmış. İşin asıl hoş tarafı ise bundan sonra. Çünkü Pay bu söyleşileri bir belgeselde adet olduğu üzere sıraya dizmekle yerine bunları kurmacaya yediriyor.

Filmde, birden karşımıza Ekmel ile Niyaz karakterleri çıkıyor. Biri yaşını başını almış bir hoca, öteki genç bir akademisyen. İki ayrı kuşak. İki ayrı zaman. Fakat ikisinin yolu aynı yerde, ansiklopedinin içinde kesişiyor. Bunların “gerçekte kim olduğu” sorusuna cevap aramak ise biraz boşuna. Çünkü yönetmenin anlattığına göre Ekmel ile Niyaz tek tek kişilerin portresi değiller. Yüzlerce insanın hatırasından meydana gelmiş bileşik şahsiyetler daha çok. Bir bakıma ansiklopedi maddesi gibiler.

Filmin en ilginç meselesi burada başlıyor. Hep Otuz Üç Yaşında’ya belgesel demek mümkün. Ama bu tanım biraz eksik kalıyor. Kurmaca demek de mümkün. Ama o da tam anlamıyla projeyi karşılamıyor. Belki en yakın ifade dokü-drama. Ama burada da film, söyleşiyle kurmacayı birbirinin ardından getirmekten ziyade birbirinin içine geçiriyor. Sözlü tarihlerle kurmacanın organik bir biçimde iç içeliği bu anlamda oldukça etkileyici. Sözlü tarihlerde anlatılan olaylar ve hatta konuşulan replikler doğrudan kurmacanın malzemesine dönüşüyor. Gerçek kişinin anlattığı hatıra oyuncunun ağzına geçiyor. Oyuncunun oynadığı sahne, yıllar önce yaşanmış gerçek bir tecrübenin tortusunu taşıyor.

Pay’ın kendi ifadesiyle film, kurmaca ile belgesel arasındaki sınırı zorlamayı, belgeselin “gerçeği bütünüyle temsil ettiği” iddiasını sorgulamayı amaçlıyor. Yönetmen için belgeselin kendisi de seçilmiş, düzenlenmiş ve kurgulanmış bir malzeme. Dolayısıyla kurmaca hakikatin zıddı gibi işlemiyor. Bazen ona ulaşmanın başka bir yolu gibi işliyor. Bence filmin en kıymetli yanlarından biri bu.

Filmde Ekmel ile Niyaz’ın karşılıklı halleri, atışmaları ve kütüphane içerisindeki varlıkları bu yüzden yalnızca estetik bir tercih değil. Ansiklopedinin meydana geliş biçimini de temsil ediyor. Bu ansiklopedi, tek kişinin eseri değil. Bir kalabalığın ve kolektifin işi. Bu yüzden filmde sevdiğim başka bir incelik de bu fikrin bir yansıması gibi işleyen masanın kullanımı. Sinema tarihinde trenler, pencereler, aynalar ve kapılar üzerine dünya kadar yazı yazılmıştır. Ama masanın hakkı hep biraz yenmiştir. Filmde görünen bazı eşyalar da ansiklopedinin üretim sürecinin gerçek nesnelerinden gelir. Belgeler, fotoğraflar ve eşyalar dekor olarak değil, kurmacanın içinde eriyen hafıza parçaları olarak kullanılır. Bir devri anlatmanın yolu bazen o devre damgasını vurduğu düşünülen önemli insanların söylemlerine başvurmak yerine kurulan ortak masalardan geçer. Fevziye’de, Küllük’te, İkbal’de olduğu gibi… Edebiyatımızdaki yenilikler ve akımlardan bahsetmekten çok edebiyatçıların ortak masalarına bakmak, hikâyeyi oradan kurmak farklı bir perspektif verir. Hep Otuz Üç Yaşında da büyük bir kültür projesini yalnız bir başarı hikâyesi olarak değil, eşyaların ve mekânların hafızasıyla anlatmaya çalışıyor.

Filmin ismi de bu anlamda önemli. Film bittikten sonra “otuz üç” yalnız bir tarih hesabı olarak kalmıyor. İnsanların ömrü geçiyor. Kitaplar kalıyor. Kitapların baskıları eskiyor. Sonra onlar dijitalleşiyor. Nitekim ansiklopedi 2014’te ücretsiz çevrimiçi erişime açılıyor. Sonraki yıllarda elektronik ansiklopedinin geliştirilmesi için ayrıca çalışmalar yürütülüyor. Dolayısıyla bilginin kabı değişiyor. Ama onu meydana getiren insan emeğinin tuhaf bir biçimde yaşı yok. Bir hoca otuz yıl önce söylediği şeyi ekranda anlatırken, genç bir oyuncu aynı hatıranın kurmaca izdüşümünü canlandırıyor. Geçmiş şimdiye karışıyor. Söyleşinin kurmacaya karıştığı gibi… Belki Hep Otuz Üç Yaşında’nın asıl meselesi de burada saklı.

Barış Saydam

Bar_saydam@hotmail.com

Previous articleKurtuluş
Next articleIngmar Bergman’ın Stockholm’deki Ayak İzleri
1983, İstanbul doğumlu. Lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimini Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema Bölümü'nde yaptı. Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011-2014 yılları arasında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğü yaptı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013-2019 yılları arasında Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yaptı. 2018-2020 yılları arasında İstanbul Şehir Üniversitesi'nde ders verdi. 2018-2021 yılları arasında Sinema Yazarları Derneği'nin (SİYAD) genel sekreterliğini üstlendi. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015)- Burçak Evren'le ortak-, Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016), Aytekin Çakmakçı: Güneşe Lamba Yakan Adam (2019), Osmanlı’da Sinematografın Yolculuğu (1895-1923) [2020], Derviş Zaim Sinemasına Tersten Bakmak (2021) – Tuba Deniz’le ortak-, Orta Doğu Sinemaları (2021) – Mehmet Öztürk’le ortak-, Türkiye’de Sanat Sineması (2022) isimli kitapları da bulunuyor.

NO COMMENTS

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here

Exit mobile version