Ana sayfa 2026 Fatherland

Fatherland

12
0

Fatherland filmi Thomas Mann’in yıllar sonra ülkesine geri dönüşüyle başlar. Ancak büyük bir yazarın sürgünden Almanya’ya dönüşü, basitçe bir yazarın ülkesine kavuşmasını ifade etmez. Evini bulacağını umarak geri dönen Mann, aslında ev diye hatırladığı şeyin Nazizm tarafından çoktan ortadan kaldırıldığını fark eder. Almanya ikiye bölünürken yalnızca toprak olarak bölünmemiştir. Hatıralar, aileler ve aidiyet duygusu da parçalanır. Film, Mann ailesi üzerinden insanın temel paradoksunu da gündeme getirir: İnsan hâlâ varolan bir ülkeye döndüğünde, artık var olmayan evine de dönmüş sayılır mı?

Pawel Pawlikowski, sanırım artık bir “üçleme” olarak düşünebileceğimiz Ida, Cold War ve Fatherland filmlerinde ortak bir yaklaşım geliştirir. Büyük tarihsel kırılmaları küçük insan ilişkileri üzerinden anlatmaya çalışır. Yönetmenin kendi sözleriyle, tarih “insanlar ve ilişkiler üzerinden” kurulur. Bu nedenle 1949 Almanyası kadar Thomas Mann’in çekirdek ailesi de hikâyenin merkezindedir. Üç filmde de açık bir biçimde yönetmen bize insanların tarihsel değişimleri engelleyemediğini, ancak tarihin kalıntıları arasında yaşamaya çalıştıklarını gösterir. Ida’da annesinin kayıp mezarını arayan rahibe de Cold War’da savaşın paramparça ettiği âşıklar da Nazizm’in bölüp parçaladığı Mann ailesi de bunların birer örneğidir. Dolayısıyla Fatherland yalnızca bir coğrafyanın ismini çağrıştırmaz. Mann ailesinin kaybedilmiş bütünlüğünün de sembolüne dönüşür.

Pawlikowski, filmde Nobel ödüllü yazar Mann’i sembolik bir biçimde kullanır. Thomas Mann, tipik bir Almandır ama sürgündür. Ülkesini tüm dünyada temsil eder ama ülkesinden kaçmak zorunda kalmıştır. Ulusal kültürün sembolüdür ama Nazi Almanyası’yla özdeşleşmez. Ülkeye ziyaretinde hem Doğu hem Batı Almanya tarafından sahiplenilmek istenir ama kendisini iki tarafın da politik aracına indirgemek istemez. Mann, ülkeye dönüşünde Frankfurt ve Weimar’da onurlandırılır. Böylece Soğuk Savaş’ın iki Almanyası adeta Thomas Mann üzerinden şu soruyu sorar: “Gerçek Alman kültürünün mirasçısı kimdir?” Film, bu anlamda Mann gibi Goethe’yi de Almanya’nın kültürel mirası ile Nazizm mirası arasındaki bölünmüşlüğü tartışmak adına gündeme getirir. Goethe, savaş sonrasında Almanya’nın Nazizm öncesindeki “yüksek kültür” mirasına yeniden bağlanabileceği en güçlü figürlerden biridir. 1949, tam da Goethe’nin doğumunun 200. yılıdır. Thomas Mann’ın hem Frankfurt’ta hem Weimar’da Goethe etkinliklerine katılması bu nedenle politikleşir. Goethe’yi, Schiller’i, Bach’ı ve Thomas Mann’ı üretmiş bir kültür Auschwitz’i de nasıl üretebilmiştir? Filmin temel sorusu budur ve Pawlikowski bu soruyu çok derinden ve güçlü bir şekilde aktarır.

Thomas Mann referansları içerisinde en önemli damar Faust hattıdır. Mann’ın 1947’de yayımlanan Doktor Faustus romanında besteci Adrian Leverkühn’ün şeytanla yaptığı anlaşma, açık biçimde Almanya’nın tarihsel felaketinin alegorisine dönüşür. Kültürel ihtişam, deha ve yıkım birbirinden ayrılmaz. Nazizm bu Faustçu anlaşmanın tarihsel karşılığı olarak düşünülebilir. Güç, büyüklük ve ulusal ihtişam ruhunu şeytana satarak karşılığında büyük bir ahlaki çöküşe neden olur.

Tekrar başa dönelim: Mann, filmin başında heimat’ına, fatherland’ine geri döner demiştik. Ama filmin sonunda yönetmen bizi acı bir paradoksla karşı karşıya bırakır. İnsan hâlâ var olan bir ülkeye döndüğünde, artık var olmayan evine de dönmüş sayılır mı? Fatherland bu soruya kesin bir cevap vermez. Çünkü Pawlikowski için dönüş, bir yere yeniden kavuşmaktan çok, kaybedilmiş olanın yokluğuyla karşılaşmak anlamına gelir. Thomas Mann Almanya’ya döner ama Almanya bıraktığı ülke olmaktan çok uzaktır. Tarihin ikiye böldüğü, suçlulukla, yasla ve hatıralarla yeniden kurulmaya çalışılan başka bir Almanya ile karşılaşır. Belki de film tam burada, “vatan”ın bir toprak parçasından çok daha kırılgan bir şey olduğunu hatırlatır. İnsan bazen ülkesine geri dönebilir, ama evine asla dönemez. Ida’da, Cold War’da olduğu gibi Fatherland filminde de finalde aynı kesif boşluğun ve yalnızlığın bizi kuşattığını fark ederiz. Pawlikowski bu anlamda, bütün bir coğrafyanın kaybolan heimat’ını da Almanya üzerinden anlatmış olur.

 

Barış Saydam

Bar_saydam@hotmail.com

Önceki makaleİskandinavya’daki Sinematekler ve İşleyişleri
1983, İstanbul doğumlu. Lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimini Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema Bölümü'nde yaptı. Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011-2014 yılları arasında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğü yaptı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013-2019 yılları arasında Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yaptı. 2018-2020 yılları arasında İstanbul Şehir Üniversitesi'nde ders verdi. 2018-2021 yılları arasında Sinema Yazarları Derneği'nin (SİYAD) genel sekreterliğini üstlendi. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015)- Burçak Evren'le ortak-, Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016), Aytekin Çakmakçı: Güneşe Lamba Yakan Adam (2019), Osmanlı’da Sinematografın Yolculuğu (1895-1923) [2020], Derviş Zaim Sinemasına Tersten Bakmak (2021) – Tuba Deniz’le ortak-, Orta Doğu Sinemaları (2021) – Mehmet Öztürk’le ortak-, Türkiye’de Sanat Sineması (2022) isimli kitapları da bulunuyor.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here