Ana sayfa 2026 Kurtuluş

Kurtuluş

23
0
William Shakespeare’in Ortaçağ Britanyası’nda geçen unutulmaz eseri Macbeth’te, savaşta büyük başarı kazanan Macbeth, arkadaşı Banquo ile birlikte savaş meydanında üç cadıyla karşılaşır. Cadılar, Macbeth’e Cawdor Lordu ve İskoçya kralı olacağı kehanetinde bulunur. Bu kehanetin ilk kısmı kısa süre içerisinde gerçekleşir. Macbeth gerçekten de Cawdor Lordu yapılır. Böylece kehanetin devamının da gerçekleşebileceği düşüncesi Macbeth’in zihninde güçlü bir iktidar arzusu doğurur. Macbeth’in eşi Lady Macbeth, kehaneti duyduğunda kocasını kralı öldürmeye ikna eder. Macbeth, bu şekilde iktidar fikrini somutlaştırır. Kralın öldürülmesiyle birlikte ise trajediler arka arkaya gelir.
Macbeth’teki dramatik yapı, iktidar hırsıyla dolarak kendisini ve çevresini büyük bir yıkıma götüren insanoğlunun en temel dürtülerini de ortaya çıkarır. Bu anlamda, Emin Alper’in Kurtuluş filmi de temelinde Mardin’de bir Kürt köyünde geçse de ilk insandan beri hep anlatılan en temel hikâyeyi bir alegori şeklinde günümüze taşır. Mesut’un iktidar mücadelesini düşündüğümüzde, Habil ile Kabil’in çatışmasından, Macbeth’in Kral Duncan’ı uykusunda öldürerek “kendisine vaat edildiğini” düşündüğü iktidarı zorla ele geçirmesinden farklı bir yaklaşım olmadığını görürüz. Kimi zaman savaş meydanındaki cadılar kimi zaman ise rüyalara giren ak sakallı dedeler bireylerin bilinçdışlarına bastırdıkları ve kendilerine hak olarak gördükleri iktidar için büyük bir kıyım yaşanmasına sebep olur. Macbeth, başarılı ve sadık bir komutandan tirana dönüşerek karakter gelişimini tamamlarken, Kurtuluş’un Mesut’u ise sadık ve makul bir müritten çocuk katlini bile kavminin iyiliği için hak görebilecek gözü kara bir lidere dönüşür. Unutmayalım ki, Macbeth savaş meydanındaki başarılarından dolayı iktidarı kendinde hak olarak görürken, Mesut ise dedesinin diğer köyden bir kadınla evlenmesinden dolayı sahip olması gereken iktidarı kendisine değil de kardeşine verdiğini düşünür. İki karakterin de gölgede kalan güç istenci, trajedya metinlerindeki gibi kaderci bir yönlendirme ile günyüzüne çıkarak bir mesele dönüşür.
Emin Alper’in Tepenin Ardı filminden bu yana tüm filmlerinin bir alegoriyi içerdiğini ve hepsinin insanoğlunun en temel marazlarına ayna tuttuğunu söyleyebiliriz. Tepenin Ardı, nasıl sadece bir Yörük Köyü ve oradakiler ile ilgili değilse, Kurtuluş da aynı şekilde Kürtler ve salt bir korucu köyü ile ilgili değildir. Temelde, alegori dediğimiz anlatma biçimi bir anlatıyı spesifik bir içerikten daha genel ve evrensel bir mesel haline getirmek için kullanılır. Bu yüzden de, yönetmen sinemasında bir taraftan Türkiye’deki gündelik hayata da yansıyan politik meselelere, özellikle de devlet ile birey arasındaki çatışmalara dikkat çeker diğer taraftan ise bunların sadece filme konu olan grupların meselesi olmadığını hatırlatır. Auteur bir yönetmen olarak şu ana kadar çektiği filmlerde durduğu perspektifi net bir şekilde koruyan Alper’in sinemasında bu anlamda, Kurtuluş’un Mesut’unun Kürt olması ile Türk olması arasında çok fazla ayrım olmadığını düşünüyorum. Zaten bu sinemanın odağı da bunun bir iktidar meselesi olduğunun, etnisite ve inanç sisteminden bağımsız bir şekilde iktidar olmaya muktedir olanın yöntemlerinin değişmediğini ortaya koymasıdır.
İnsanlığın Şafağı’ndan Günümüz Türkiyesi’ne
Stanley Kubrick’in 2001: Bir Uzay Macerası filminin ilk bölümü, “İnsanlığın Başlangıcı” ismini taşır. Pleistosen Çağı’nın sonlarında, bir çitanın bir insansıya (Australopithek) saldırmasını ve onu öldürmesini görürüz. Sonrasında zamanla insansıların Homo Habilis’ten Homo Sapiens’e evrimleştiklerine tanık oluruz. Bu evrimleşme sürecinde ise, en temel nokta bir kemiğin bir silah olarak kullanılması, silahı kullanan kabiledeki homo habilis’in kabilesine liderlik etmesi ve karşı kabileleri silahla yok etmesi gösterilir. Sıçramalı bir kurguyla ilk insanlardan uzay araçlarına geçeriz ve iktidar mücadelesi bu sefer uzaya sıçrar. Gelişkin teknolojik araçlarda da aynı karşılaşmanın farklı tezahürleri gösterilir. Dolayısıyla insanın evrimleşme sürecinin de temelinde olan silaha sahip olarak karşı kabileyi yok etme ve iktidar yaratma pratiği Kurtuluş’ta da karşımıza çıkar. Korucuların devlet eliyle silahlandırılmaları ve bu silahlarla karşı köyde baskın yapmaları ne salt 1990’ların ne de günümüzün olaylarıdır. Film, bu yanıyla insanoğlunun en temel iktidar mücadelesini hem bir alegoriyle anlatır hem de 1990’lardaki şiddet döngüsüne dair de temel bir noktaya dikkat çeker. Silahlanma, iktidar mücadelesi, çatışma, kıyım ve yıkım süreçlerinin geçişliliğine vurgu yapar.
Filmdeki tüm karakterlerin bu çürümenin bir parçası olması kaçınılmazdır. Dostoyevski’nin Ecinniler eserini hatırlayalım. Rusya’nın dönüşümü sırasında yaşanan çürümenin toplumun tamamına nüfuz ettiğini göstermek için yazar, işlenen cürüme herkesi ortak eder. Gerçek bir olaydan yola çıkarak yapıntı bir evren yaratır ve bu evrende de suçlu, kitabın isminde de vurgulanan “cinler”dir. Dostoyevski’nin başarılı bir şekilde altını çizdiği gibi her topluluk kendisine bir öteki yaratır. Ecinniler’de bunun patolojik alt metnini okuruz. Karamazov Kardeşler’de Voltaire’e atıf yaparak “Tanrı yoksa icat edilmelidir” diyen yazar, benzer şekilde iktidara muktedir olanların da ötekiye olan ihtiyacının altını çizer. Öteki yoksa, yaratılmalıdır! Tepenin Ardı, bunun en güzel örneğidir. Kurtuluş filmi ise, insanın tüm bu ebedi tartışmalarını ve iktidar olma pratiklerini Türkiye resmine uyarlaması açısından dikkat çeker.
Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com
Önceki makale61. Antalya Altın Portakal Film Festivali Değerlendirme
1983, İstanbul doğumlu. Lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimini Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema Bölümü'nde yaptı. Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011-2014 yılları arasında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğü yaptı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013-2019 yılları arasında Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yaptı. 2018-2020 yılları arasında İstanbul Şehir Üniversitesi'nde ders verdi. 2018-2021 yılları arasında Sinema Yazarları Derneği'nin (SİYAD) genel sekreterliğini üstlendi. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015)- Burçak Evren'le ortak-, Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016), Aytekin Çakmakçı: Güneşe Lamba Yakan Adam (2019), Osmanlı’da Sinematografın Yolculuğu (1895-1923) [2020], Derviş Zaim Sinemasına Tersten Bakmak (2021) – Tuba Deniz’le ortak-, Orta Doğu Sinemaları (2021) – Mehmet Öztürk’le ortak-, Türkiye’de Sanat Sineması (2022) isimli kitapları da bulunuyor.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here